Gitmek İstemek... Gidememek... Gitmemek...


Bir kere bu fotoğrafı paylaşıp altına şu yazıyı yazmıştım:

Sabah sabah okula giden minik cocuk annesine dedi ki önümde yururken; "Köyde olsak, yaz olsa, ayakkabilarimizi cikarip yolda yurusek..." Bu sehirde 7'den 77'ye herkesin planlari arasinda gitmek var. Kuşların bile...

Herkesin; yaşanmaz, sadece gezmek için güzel dediği şehirde her gün nefes almaya çalışmak...
Kendini her geçen gün daha yorgun, daha bitkin hissetmek ve başka şehirlerin hayallerini daha çok kurmak. 
İstanbul'da yaşayan çoğu insanın her gün şikayet ettiğini, yine de kalkıp bir yere gitmediğini gözlemlersiniz. Nedir nedeni bilmiyorum? Celladına aşık olmak mı ya da alışkanlık mı ne bileyim mecburiyet mi? Tamam daha önce birkaç kez yazdım, hafta boyu seni hasta ediyor da hafta sonu vapura atladın mı gel öpeyim gerdanından moduna giriyorsun. Ama zamanla o da kalmıyor. Çünkü sen onu öpüyorsun, karşılığında sağolsun o da seni öpüyor. Farklı bir öpmek onunki... Dövercesine, sövercesine...
Ben de aynı hataya düştüm. Uzaktan fotoğraflara bakıp bu şehre aşık olma hatasına. Düştü bir kere hayallerime, ne yaptım ettim geldim. Ama Haşmet Babaoğlu'nda da suç büyük. Öyle güzel anlatıyordu ki köşesinde Çengelköy'ü, Kanlıca'yı... Ben Kapadokya'da, peri bacalarına bakan kocaman balkonumuzda, fonda sadece köpeklerin pati sesleri ve ev arkadaşım Sonay'ın sohbetleri eşliğinde onun köşe yazılarını okurken daha çok sevdalandım bu şehre. Meğer biz ne mutluymuşuz. Meğer sadece hayaliymiş güzel olan. Haşmet Babaoğlu hiç yazmamış Çengelköy'de bir masaya ulaşmanın bedeli iki saat yol gitmek, orada da yarım saat sıra beklemek diye. Elbette muhtemelen kendisi o semtlerin sakini olduğu için haklı, adam bana demedi ki gel de Avrupa yakasında otur diye :) Ama öyle resmetti ki bana İstanbul'u her pazar, tek kişilik balkonlu eve razı oldum da koşar adım geldim buralara. 
Kendi yaralarını sarmak giderek zorlaşıyor. Çünkü kaçmak isteme sebeplerine her gün bir yenisi ekleniyor. Yabancısı olduğun korkular, burada daha çok gerçeğin oluyor. Kapkaç, organ mafyası, gasp gibi şeyler senin için üçüncü sayfa haberiyken (ki onu da okumuyorsun çünkü sen Haşmet'e takılıyorsun o aralar), bir anda günlük hayattaki kaygıların haline geliyor. Artık bombalar da tuz biber oluyor. Tabi ki uzakta da olsan bunlara üzüleceksin ve ülkenin her karış toprağı belki risk altında. Ama İstanbul, tüm bu kaygı ve kaosun ana arteri ve sen her gün otobüste tanımadığın 97 kişiyle omuz omuza gardını alıp işe gidiyosun. 
Hadi kalk git diyeceksiniz. Kalk.. Git.. Bir gün bunu yapmadığıma çok pişman olacağımı biliyorum. Gitmek istediğim yer de Kapadokya değil artık, bu arada onu belirteyim. Ben de gizli gizli ülkenin güney kıyılarında, bazen sakin Ege kasabalarında ev bakıyorum çoğu İstanbullu gibi :) Hayallerime oralar düştü şimdi. Hayal kurmak bedava da, gider bir gün pişman olur muyum dersiniz? Eh gari! Ama hayat denen şeyin bana sadece bir kere verilmiş kocaman bir armağan olduğunu kendime hatırlattıkça yalınayak kaçasım geliyor.
Sevgiler,
Seval
Share on Google Plus

About Ekinus Hobi

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.
    Blogger Comment
    Facebook Comment

2 yorum:

  1. Ne güzel yazmışsın..hep bi gitme olmalı galiba :)

    YanıtlaSil